
1) Herkesin bir İstanbulu var ama İstanbul tek başına kimsenin olmuyor,sizin İstanbulunuz nasıl bir yer bize kendi İstanbulunuzdan bahseder misiniz?
İstanbulun kapasite sorunu olduğunu düşünüyorum yani çok fazla insan ve çok fazla yük taşıyor genelde güzel bir şehirde yaşıyorum hissine nadiren hissettiğimde gecenin bir yarısı oluyor kalabalık içinde fark edilmeyen çok hoyrat kullanılan ve çok acımasızca tüketilen bir şehir.Uzun yıllardır burada yaşıyorum ve korkarım bir bağ kuramadım bu anlamda İstanbulla ama gerçekten tenhası şahane bir şehir özenle seçilmiş özenle donatılmış bir şehir..
Kalabalıklar içinde tenha yaşamak gibi mi?
Biraz öyle.. Bu şehirle bir bağ kurabilmek için öyle bir ayırd yapmak zorundasınız.Yapı olarakta kalabalıklardan uzağım çünkü hayatımız kalabalıklar içerisinde geçiyor ve bu kalabalıklardan haz etmeyen biri olarak söylüyorum bunu..Benim İstanbulumun fotoğraflarında kuşlar mümkünse çok az insan,çok az bina olmalı.
2) Peki İstanbul size ne verdi ya da sizden neler aldı?
Aslında anadoluda taşrada ya da başka şehirlerde yaşayan bir çok insanın İstanbulla ilgili bir derdi var mutlaka orada olmak orada yaşamak gibi, hatta bazı türk filmlerinde “İstanbul seni yendim ulan!” gibi nidalarını bile görebiliriz.Benim hiç öyle bir şeyim olmadı sadece müzik ve konservatuar seçenekleri o zaman daha yaygındı burada.Üniversite tercihlerini hep İstanbula yazmıştım.Tırnak içinde işimin merkezi olduğu için aslında burdayım yani bilinçli bir tercih değil.İstanbula biz ne verebiliriz diye düşündüm çoğu zaman…Çünkü biz hep alıyoruz.Biz İstanbulu çok hoyrat kullanıyoruz ama sonuçta birçok hayatım için önemli şey yaşadığım hiç değilse kızımın doğumunun gerçekleştiği şehir olarak hayatımda bundan sonrada olacak bir sürü özel insanla tanıştığım şehir olarak artık ister istemez memlekettir İstanbul..
3) Peki aşk ve nefret ilişkisi var diyebilir miyiz İstanbulla aranızda?
Mekanlar masumdur mekanların ruhu vardır dili yoktur herkes gibi kötü şeyler yaşadık ve yaşıyoruz ama bunda bu şehrin bir suçu günahı yok hatta ben bu deprem hikayelerinde bile haksızlık edildiğini düşünüyorum sürekli burada bir deprem olması isteniyor bekleniyor o korku pompalanıyor insanlara üstelik bu şehrin bundan haberi bile yok.Ne zaman İstanbulla ilgili İstanbulun yaşadığı korkunç değişimle ilgili eskilerden hikayeler dinlesek hep aynı zaman dilimi veriliyor.Etilerin bile çilek bahçesi olduğu 40′lar,50′ler,60′lardan bahsediliyor.Benim eski İstanbula ait özellikle görsel araştırmak gibi bir hobim var o şehrin bu şehir olduğuna inanmak çok zor.
4) İstanbul hem Türkiye hemde dünyadır bazı insanlara göre… Siz İstanbul üzerinden dünya tahlilleri yapıyor musunuz?
Dünyada yeteri kadar yer gezip görme şansım olsaydı bunu daha iyi değerlendirebilirdim belki ama bence her şehrin kendine göre dünyalı ya da kendine özgü bir sıradanlığı var kültürlerin buluşması,kendiliğinden oluşan kozmopolitik yapısı benzersiz kılıyor bu şehri ama dünya onsuz olunamayacak bir yer mi? benim adıma böyle bir cevap yok.
5)Peki daha önce İstanbulu görmemiş ya da duymamış birine İstanbulu anlatacak olsaydınız eğer bir fotoğraf ya da bir sözle nasıl anlatırdınız?
Çok soran oluyor özellikle Bozca Adada merak edip daha önce görme şansı olmayanlara “mecbur değilsen gitme” diyorum onlara “eyvah!” diyorum söz olarak…Çoğu zaman gişelerden çıkarken çok sevdiğimi hissediyorum.Bu Ankara ve İstanbulun kendi şehirlerini sahiplenme rekabetinde bir geyikleri vardır; İstanbul için Ankaranın en güzel tarafı oradan dönülüyor olmasıdır Ankaralıda bunu kendine çevirmiştir.Öyle bir bağım yok maalesef ama fotoğraf olarak gerçekten boğazın,martıların ve herhangi bir köprünün İstanbulun bence en sade siluetlerinden o deniz hatları olduğu o fotoğrafını tercih ederdim.
6) Her dünya ülkesinin ya da şehrinin kendine ait bir simgesi vardır Paris diyince Eifel kulesi gelir akıla direkt.Sizce İstanbulun simgesi ne olmalıdır?
Galata kulesi olabilir böyle bir yarışma olsa bir çok oyuda alabilir,Kız Kulesi olabilir.Siluet olarak farklı bir anlam katsada köprüleri sembol olarak görmek istemem bence martıları ve boğazıdır benim için.Özellikle tarihi yarım adayı böyle biraz uzaktan izlemek gerçekten çok keyifli.Gerçekten tarihiyle geçmişiyle ve kozmopolitik donanımıyla kendine seçebilecek çok şeyi var İstanbulun bu anlamda çok renkli hareketli bir şehir İstanbul.Özellikle Avrupalılardan duyduğumuz oturmuş sorunsuz hayatın belli saatleri içerisinde yaşandığı sıkıcı şehirlerden biri olmadığı kesin.Sembol olarakda Galata Kulesi olsun.
7) Hüznüyle neşesiyle İstanbulu en iyi anlatan şarkı hangisidir?
Ömer Faruk Tekbileğin “I love you” şarkısı olabilir.Beynimde çok yer etmiş.
8 ) Az önce şimdi soracağım sorunun cevabını verdiniz aslında eski İstanbul mu yoksa yeni İstanbul mu?
Keşke 50′lerde 60′larda yaşasam lafını birçok durumda söylüyorum sadece İstanbulu değil o hayatı yaşamak bir takım değer yargıları var şimdi mumla arayıpta bulamadığımız bir takım naiflikler üzerinden o zaman yaşamak lazımmış şimdi değil.Eskiler çok güzelmiş ben çok öykünüyorum,imreniyorum.Biraz eski eşya eski mobilya merakımda var hobi olarak oradaki zerafeti,estetiği,ustalığı şimdi bulmak çok zor.Gerçekten insanların hayata ve işlerine aşkla bağlı oldukları,güvenlik sorunu olmayan,huzur içinde yaşanan zamanlarmış.Görsel olarakta şehrin silueti çok daha yakışıklıymış.Şehirlerin silueti çok daha yakışıklıymış ben hep derim bunu o dönemlerde yaşamayı çok isterdim seçme şansım olsaydı…
9) İstanbula benzettiğiniz farklı bir dünya şehri ya da ülkesi var mı?
Benim Berlin ve Prag dışında bir tecrübem olmadı.Dünyayı gezmek başka bir heyecan gerektiriyor açıkcası çokta fırsatım oldu ama genelde kendimce sebeplerden çok hevesli değilimdir gitmeye.Gördüğüm şehirler üzerinden bir kıyaslama yapmam çok zor bu anlamda ama sanıyorum kozmopolit yapı anlamında anlatılanlardan ve gördüklerim üzerinden Londrayı yakın bulduğumu söyleyebilirim.
10) Şimdi izninizle birazcık İstanbuldan uzaklaşıp müziğinize dönmek istiyorum.İnsanlar her ne kadar kaçıyormuş gibi gözükselerde aslında acı çekmeyi severler.Mazoşist bir yapımız var diye düşünürüm ben hep sizin şarkılarınızdada bu acı fazlasıyla varken neden yaptığınız müziği “müslüman mahallesinde salyangoz satmak” olarak değerlendiriyorsunuz?
Müslüman mahallesinde salyangoz tanımını yürekten inanarak yapıyorum çünkü hem sound ve tarz olarak biraz teknik olarak batı sound’una öykünen ve evrensel sound’a özenen bir müzik ama özelindede gerçekten bir anlatıcı var.Şarkı sözü olarak farklı bir kota benim yazdığım çok özel noktalardan bakıldığındada genele ait değil yani nev-i şahsına münasır bir durum benim şarkılarım.Benim müziğim diyemem o çok iddialı olur çünkü gerçekten içinde çok evrensel temaya dayalı bir müzik.Biraz öyle hissediyorum ben hep insanlardanda gerçek olarak bu yorumları duydum.İlk anda anlaşılmayan,sonra sevilen,alışması zor olan,kabullenmesi zor olan hatta bağımlılık yapan ve bu bağımlılıktanda insanların zarar görüp şikayet ettiklerini biliyorum o anlamda biraz özel ve ayrık duruyorlar.
11) Peki derdine düştüğünüz bir “SEN” var mı?
Var tabii.Hala var ama bunu anlatmak noktasında düne kıyasla bir heyecansızlığımda var onuda paylaşmalıyım.Dönüp baktığımda yeteri kadar şarkı yazdığımı,yeteri kadar hikaye anlattığımı düşünüyorum.Şuanda da bilerek ve isteyerek ilk kez bir nadas halindeyim açıkcası çünkü ne acıtıyorsa onu yazdım bugüne kadar.Hiç birşey acıtmadığı zamanlarda da kendim acılar yaratıp onu yazdığım da oldu.Şimdi bu bir yorgunluk yaratıyor.Bu hayatta soluk almayı zorlaştıran bir yorgunluk bu.Dışardan görüldüğü kadar farklı ve cazip bişey değil.Çünkü ben,yazdığım şarkılarla ulaştığım dokunduğum insanların sevgisini bir böbürlenme ya da bir şımartma aracı olarak görmüyorum.Çoğu zaman dinleyenleride daha çok dinlemeyenlerinde eleştiri olarak yönelttiği “keşke daha mutlu şarkılar yapsaydın” eleştirisine bende zaman zaman öykünüyorum.Bunları yaşamasaydım da bunları yazmasaydım durumu çok oluyor ama derdine düştüğüm sen ile biraz küsüz şimdi,pek takılmıyoruz birbirimize görünce selam verip geçiyoruz.
12) “35 yıl olmuş ihtiyar bir çocuktur güzel ruhum” FD şarkınızda da belirttiğiniz gibi Feridun Düzağaç ihtiyar bir çocuk mu?
Valla 15′imdede 25′imdede 35′imdede kendimi hep daha yaşlı hep daha olgun hep daha yorgun,yaşımın getirdiği fiziki gerçeklerden hep uzak ve kendimi hatırladığımdan beri kontrollü,kontrol manyağı bir adam olarak hep öyle hissettim ama kendi başıma kaldığım zamanlarda ki çocukluklarımıda heyecanlarımıda biliyorum.Bir müzisyen arkadaşımın bir grup ile ilgili eleştirisi var bunu çok çarpıcı bulmuşumdur ve hep anlatmışımdır; yaş ortalaması 28-30 olan bir grup ama içlerinde bir tane usta müzisyen var oda 50-55′lerinde filan.Kendi yaşıtlarınızla çalın der bu müzisyen arkadaşım o gruba.Kendi yaşıtlarınızla kendi aranızda yaratacağınız enerjiyi ön plana koyun der.Bu benim için her zaman çarpıcı olmuştur.Üniversitedeykende benden 2-3 sınıf büyüklerle arkadaşlık kurmuşumdur hep,benim benden büyük arkadaşlarım olmuştur.Kendi yaşıtlarım bana biraz çocuk gelmiştir,çiğ gelmiştir derinliksiz gelmiştir.Sonuçtada 42 yaşında fiziken ama ruhen kimbilir kaç yaşında bir adamım ve içimdeki çocuğunda bu durumla ne kadar mutlu olduğu konusundada şüphelerim var.
13)Ölüm deyince aklınıza ne geliyor? Korkuyor musunuz?
Korkum var tabi çoğu zaman öldükten sonrayı hayal etmeye çalışırım bu enerjiyi boşa harcamaktır.O an ne olmuş olabileceğini düşünürüm ama tabii ki buna bir cevabım olmaz ama düşünmektende kendimi alıkoyamam hatta birşey yazsam birinin ölümünden sonra ona mektuplar yazmak gibi bişeyler düşünürüm hatta bir ara denedim sonra ürkütücü geldi korkuyorum ama acı çekerek ölmekten çok korkuyorum ha bu konulara ne kadar saygı duyuyorum hiç duymuyorum mesela; sigarayı bırakmam gerektiğini bildiğim halde anlamsızca ve deli gibi içiyorum.”Yakışıklı ölmek” uğruna yaşıyorum.Yakışıklı ölmek nedir?Klasik bir laf vardır “ölünce arkanızdan çok kişi ağlar” hikayesi gibi.Kimseye kötülük yapmadan kimseyi incitmeden kimsenin hakkını yemeden,kimsenin üzerine basmadan yaşadım.Kimsenin kalbini kırmam.Kalbini kırdığım insanlar içinde çok üzgünüm istemezdim.Yakışıklı bir ölüm olsun,acısız bir ölüm olsun.
14) “Yürüdüm,dur dedi Tanrı, yaşanacak neler kaldı? Anlat dedi, ne anladın?” Feridun Düzağaçın yaşayacak neleri kaldı? Neler anladı?
Yazdığım için çok mutlu hissettiğim sonra TV’lerde uyarılar çıkıyor ya +18 üzeri seyredebilir diye bu şarkı 50 üstü hatta hayattan sonra dinlenebilecek bir şarkı.Çok ağır geldiği için hiç bir zaman çalamadığımız,çalmaya hiç birimizin yüreğinin yetmediği çok çırılçıplak kaldığım bir şarkı.Yaşayacak çok şey var bunu hep söylüyorum,hayatımı anlatmak zorunda kalıyorum sorulduğunda ve hayatım için en önemli parçamında kızım olduğunu biliyorum.Kendi adıma çok kişisel merakım heyecanım hayalim kaldı mı bilmiyorum mutlaka vardır ama hiç değilse onun hayatına şahit olabilmek adına yaşayacağım çok güzel şeylerin beni beklediğini biliyorum.
15) Kızınızın işçisi olduğunuzu söylersiniz hep…Tuya Naz Düzağaç’ın işçisi olmak nasıl bir duygu?
Sanıyorum her babanın biraz kendi çocuğunun işçisi olduğu,her annenin daha ağır işçisi olduğu bir gerçek…Patronum olduğunu söylüyorum onun.Uygulamalara bakıldığında da gerçekten acımasız bir patron gibi yani onun istemediği hiç birşey olmuyor.Onu yaşamak çok özel bence her anne ve babanın anlatmakta zorlandığı şeyler ama ben çok güçlü inançlarım olmasa da ve Tanrıya onun varlığı için minnet duyduğumu söylemeden edemiyorum çoğu zaman o kadar özel bir durum…
(Çağla Melek Kaçarlar) 04 Mart 2011 Cuma