Doksanlı yıllardan günümüze Feridun Düzağaç müzik yolculuğunu sürdürüyor. Ona en çok yakışan, hazza çevirdiği melankolisi ile dinleyicileriyle ortak bir dil kuran Düzağaç, şarkı yazarlığı ile hikâyesini anlatmaya devam ediyor. Telaşsız ve kendinden emin bir biçimde FD7 ile 7. albümüne ulaşan Feridun Düzağaç’la müzik, hayat ve ülke meseleleri üzerine konuştuk.
»Son albümünüz FD7 için neler söyleyebilirsiniz? Yani belki teknik anlamda, belki size hissettirdikleri anlamında diğer albümlerinizden farkı var mı?
Öyle bir fark olmak zorunda değil ama bana hissettirdikleriyle ilgili; biraz kişisel bir albüm oldu diyebilirim. Kurgu yanı zayıf, gerçek yanı güçlü. Ama teknik olarak her seferinde daha iyisini yapmaya çalışıyorum. Sound kalitesi ve miks gibi detaylarda çok özenerek çalıştık. Belli bir yerden, belli bir eşikten sonra bir şeyleri beğendirmek daha zor olsa da satış olarak enteresan bir biçimde çok iyi gidiyor.
»Sanıyorum uzun yıllardır aynı isimlerle çalışıyorsunuz. FD7’de bu anlamda bir değişiklik oldu mu?
Evet öyle ama arkamda çalan arkadaşlarla yollarımızı ayırdık bu albümde. Biraz stüdyoda çalıştığım müzisyenlerle çalma isteğinden kaynaklanıyor. Aranjeleri aynı arkadaşlarla yaptık yine. Aranje kısmı önemli tabii, bazen yazdıklarımdan çok başka yerlere getiriyor şarkılarımı ve ben bile şaşırıyorum, ilk halleri çok basit oluyor. Herkes kendi müzikal tercihlerini ortaya koyuyor. Bulmak istediğimiz sound ve enstruman seçimi. Elektrik gitara ve rock sounduna sevdalıyız hepimiz.

‘ROCK DÜŞÜNSEL BİR ŞEYDİR’
»Rock, kültürümüze çok da yakın bir sound değil ama piyasada şarkısının içine bir bas gitar bir davul koyan herkes ‘rockçı’ diye sunuluyor. Gerçekten de bir şarkının rock olması için bunlar yeterli mi?
Özellikle ‘rock soundu’ diyorum çünkü rock dediğimiz zaten nostaljik eda olarak da azalıyor. Ama içerik olarak ben hep bir felsefesi olan müziği rock olarak tanımladım. Türkiye’de bence bu anlamda müzik yapan çok az grup var. Ama rock sound’lu onlarca grup sayabiliriz. Yaşadığınız dünyayla ilgili anlatmak istediğiniz ne kadar şey varsa sizi o kadar rock potasına götürür. Şimdiyse daha çok görsel bir şeymiş gibi algılanır rock, oysa ki düşünsel bir şeydir aslında.
»Türkiye’de çok da böyle algılanmıyor. Dediğim gibi kimi rock şarkılarından elektrik gitarı ya da davulu çıkardığınızda geriye kalan pop, arabesk ya da başka bir şey oluyor.
Bu çok kullanılanılır. Birtakım prodüktörler var, insanların beğenileriyle ilgili şifreleri çözdüğünü düşünüyor. Kendilerince bir formülleri var ve her zaman işletilir bu; rock soundunun içine pop ya da arabesk yapmak… Ama rock hesapsız olması gereken bir şey. Benim yaptığım da yıllar geçtiği halde doğru adlandırılamadı. Çok satınca pop dendi, az satınca rock…
»Rock müziğin muhalif bir tavrı vardır ya, dediğiniz gibi düşünsel bir şeydir esasen, sizin Türkiye’de, dünyada canınızı acıtan, tepenizi attıran şeyler olmuyor mu?
Evet, aslında kişisel bir eksenim var. Ama benim gerilim ve öfkeye karşı fobik durumlarım da var. Yani tabii ki özellikle Türkiye’de kalbiniz, vicdanınız varsa canınızın acımaması mümkün değil. Ama ben canımı acıtan gerçeklerin şarkılarını yazsam mı diye hiç kendime sormadım. Aslında bir önceki albümde iki şarkım oldu; biri ‘Kötüler Çabuk Ölsün’dü ama ben ne olursa olsun böyle bir şey deme cüretini kendimde bulamadım. Biraz sert geldi açıkçası ve öylece kaldı. Bazen de insanların çok fazla kutuplaştırarak sevmelerinden ya da nefret etmelerinden rahatsız oluyorum. Aslında şarkı yazarı olarak o kadar çok malzeme var ki Türkiye’de. Başbakan’la ilgili yazabilirim, mesela özel hastane ve özel okul reklamları midemi bulandırıyor, buna yazabilirim vs. Ama insanların algısı bu kadar kapalıyken kendi başına bir arenada dövünmenin de bir anlamı yok sanki.
»Popüler kültüre mesafeli duran, çok fazla söyleşi de vermeyen birisiniz. Buna rağmen müziğinize yabancı olan insanlar bile sizi seviyor. Bu algı nasıl oluşuyor sizce?
Tamamen benim hayatımın özelliklerinin belirlediği bir durum bu aslında. Türkiye’de şöyle yanlış bir algı var mesela gerçek olsa da benim duymaktan aslında hiç hoşlanmadığım bir şey; ‘Sizi çok seviyorum…’ Bunun alt metni ‘…çünkü çok mütevazısınız’. Sanatçı dediğimiz mevhumun içinde böyle kriterler olmamalı. Aykırılık gerektiren bir şey olduğu halde işte bu mütevazılık durumundan dolayı seviliyor olduğumu bilmek çok da hoş bir duygu değil aslında. Bu üreten bir sevgi değil. Gerçek olan fikirlerinizle, söylediklerinizle ve yaptıklarınızla sevilmektir.
»Müzikte şöyle de bir durum var. Bir şarkıyı duyduğumuzda, ‘bu, şu kişinin müziği, şarkısı’ diyebiliyoruz çoğunlukla. Bu işi yapanlar açısından algının böyle olması doğru mu? Yoksa her defasında dinleyiciyi şaşırtmak mı önemli?
Yani yer yer kendimce büyük ama dinleyenlerimin çoğu zaman algılamadığı çok köklü değişiklikler yapıyorum. Mesela bu albümdeki ‘Devrik’ ya da ‘Hayat Neden Şekil Yapıyor?’ şarkıları ilk iki albüme asla giremez, sırıtırdı çünkü. Benim kişisel olarak en çok korktuğum şey, duyarsam en üzüleceğim şey tekrar ediyor olduğuma dair eleştiriler duymak olur. Çünkü tekrar etmenin hiçbir anlamı yok.
»1-2 yıl önce bir konserinizde dinleyiciler hep bir ağızdan eski bir şarkınızı istemişlerdi, siz de ‘şu anda neyi söyleyeceğimi biliyorum’ gibi bir şey dediniz ve istenen şarkıyı söylemediniz. Sahnede daha otoriter ya da kuralları olan bir Feridun Düzağaç mı var?
Bu sahnedeki adamın karakterinden çok gençlerin istedikleri şeyleri elde etme konusunda ne kadar arsız olduklarına işaret eden bir şey. Bir adamın iştahla yazdığı ve acaba sevecekler mi diye merakla beklediği şarkıları dinleyebilecek kadar saygılı olmalıyız bence. Ama onu umursamıyorlar. Benim de bir şahdamarım var ama öyle otoriter, disiplinli, seyircisine küstahlık yapan biri değilim.
»Verdiğiniz röportajlarda sıklıkla söylediğiniz bir şey var ‘kızım benim evrenim, müzik ise hayatım’. Peki hangi kadın üçüncü olmayı kabul eder ki?
Bu doğru ve bunu duyduğum için şu anda yalnızım. Ama kendi hayatımla ilgili değer yargılarım var. Kusursuz bir kahramana rağmen bir kere başaramadığım bir evliliği tekrar etmenin anlamı yok.
»Peki, kızınız aşkın hangi hali?
İşte tam da bu. Yani gerçekten aşk dediğimiz şey sanıyorum bir babanın kızına duydugu şey. Bugüne kadar tanımlamakta hep zorlandım ama öyle. Cinslerin birbirleriyle yaşadığı ilişkilerin çok ötesinde, uzağında, bambaşka bir şey.
»Şarkı yazarken bir çeşit yazarlık yaptığınızı herkes kabul ediyor. Peki başka şeyler de denemeyi düşündünüz mü hiç, mesela senaryo…
Bu konuda yeteri kadar cesaretlendirildim aslında, kendimce yazdığım şeyler de oluyor ama o çok başka bir disiplin gerektiriyor. Spor yazılarım da mesela hiç spor yazısı gibi değildir. Futbol yazıyor gibi yapıp aslında yine hayatı, ilişkileri, iyiyi, güzelliği öykündürmek, hoşgörüyü, toleransı, demokrasi kültürünü öykülendirmek. Benim sanırım eşik olarak göstereceğim şey odur. Yani ikinci dönem spor yazılarım.
»Şunu çok merak ediyorum, futbol biraz hoyrat, hırçın ve tahammülsüz bir spor, siz ise daha naif, sakin, hoşgörülü birisiniz. Siz formanızı giyip tribüne çıktığınızda da aynı Feridun olarak mı kalıyorsunuz yoksa içinizden başka biri mi çıkıyor?
Aynı kalıyorum ama genel algıyla çok farklı bir yerdeyim. Futbol aslında sadece çocukluğumdan kalma kötü bir alışkanlık. Bugünün çocuğu olsaydım futbola bu kadar bulaşmazdım. Dışarıdan gözleminizde çok haklısınız yani çoğu zaman bana da çok anlamsız geliyor.
‘AZİZ NESİN ÇOK BÜYÜK ADAMMIŞ’
»Televizyonlarda ya da internette karşılaştığımız sansürle ilgili ne düşünüyorsunuz?
Ya Aziz Nesin çok büyük adammış. Bence gelmiş geçmiş en büyük halk adamıymış hatta. Onun ‘Türklük’ tanımlamasıyla çok açıklanabilir bir şey bu aslında. Yok dizilerde cinsellik olmasın, yok sigara görünmesin diye bir dolu anlamsız şeye kafa yorup enerjilerini harcıyorlar. Oysa belediye çukuruna düşüp ölen insanlar var, durakta beklerken adice araba kullananların ezdiği insanlar var. Bu ülkede bir yere üst geçit yapılması için orda mutlaka birilerinin ölmesi gerekiyor. Bunların yanında sansür de RTÜK de bana çok gerçek ve anlamlı gelmiyor.
‘Bu ülkede fikri alınması gereken aydınlar hâlâ içerde’
»Twitter sayfanızda TEKEL direnişi ile ilgili şöyle bir şey yazmıştınız ‘Bakanlar, boşbakanlar, başbakanlar’… Bu bakanlar Türkiye’de çeşitli açılımlar yapıyor, sanatçılarla toplantılar düzenliyor… Siz bu durumun samimiyetine inanıyor musunuz? Hakikaten bunlar birer adım mı?
Ben meseleye o yemeğe katılanlar katılmayanlara göre bilmem nedir ekseninde bakmadım hiç. Ama Yılmaz Güney’in yıllar önce bu ülkeden kovulmasına yol açan söylemlerinin bugün Başbakan tarafında diğer sanatçılardan duyulmak istenmesi, o taleple böyle şeyler düzenleniyor olması çok kara-komik bir durum. Ama bunlar bana samimi gelmiyor. Bir ülkenin başbakanının o ülkenin aydınlarından sanatçılarından fikir almak istemesi çok erdemli bir şey tabii ama hepimiz başbakanın ne kadar megaloman olduğunu ve padişah gibi takıldığını biliyoruz. Artı bu ülkede gerçekten fikri alınması gereken aydınların çoğu hâlâ kendilerinin bile bilmediği sebeplerle içerde. Ama yine de her ihtimali, her aksiyonu yaftalamadan, hoşgörüyle değerlendirmek lazım. Yani bize inandırıcı gelmeyen bazı şeyler sokaktaki insana inandırıcı gelebilir ve tüm bunlardan belki olumlu bir şey çıkabilir umuduyla bakmak lazım.
Kaynak : Birgün
DİDEM ÇEÇİ
20 Nisan 2010